Sound system denen kavram 1940’ların Jamaika’sında ortaya çıktı ve yıllar içinde ülkenin en büyük kültürel unsurlarından biri haline gelerek tüm dünyaya yayıldı. Aşağıda kısaca Jamaika usulü reggae ve dub sound system’ı nedir, neden bu müzik türünde gelişmiş ve sonrasında bu türe ve genel olarak müzik tarihine nasıl etkilerde bulunmuş biraz açıklamaya çalışacağım.

What is a sound system?

Kingston’ın kenar mahallelerinde filizlenen bu kavram sistem sahiplerinin, plakların yanı sıra bir kamyona yükledikleri dev hoparlörler, jeneratör, pikap, amfiler vs’den oluşan mobil diskolarıyla sokak partileri düzenlemeleri ile başladı. Bir ses sisteminin olmazsa olmazları arasında plaklar, pikap, amfiler, kutular, hoparlörler, siren ve efekt uniteleri gibi ekipmanların yanı sıra parçaları seçen bir selekta, parça değiştirilirken onları sunan ya da dub versiyonu çalarken üzerine belli bir melodi ile rap yapan DJ’ler / toaster’lar, ekipmanlardan sorumlu bir operatör ve kutuları taşıyan boxman’ler vardır. Yıllar içinde sound system’lar ekipmanları modifiye etmeye ya da kendi ekipmanlarını yapmaya başladılar ve teknoloji geliştikçe güçlenen ses sistemleri arasında kıyasıya bir rekabet oluştu. (bkz: sound clash)

Önceleri dönemin Amerikan müziğinin etkisinde olan sistemler, rhythm and blues plakları çalıyordu ve rekabet o kadar kızışmıştı ki, sık sık Amerika’ya gidip plak toplayan selektalar, rakip sistemin ajanları gecelerde plakların üzerinden şarkı isimlerini okuyup öğrenmesin diye plakların üzerindeki bilgileri karalar ya da bilerek yanlış isimler yazardı.

Çünkü bir sound system’ın popülerliği yeni ve farklı müzikler çalabilme kapasitesine bağlıydı. Dolayısıyla bir noktada Amerikan müziği yetersiz olmaya başladı ve dönemin iki büyük ses sistemi; sonradan efsane bir plak şirketi haline gelecek Studio One’ın sahibi Coxsone Dodd ve aynı ölçüde önemli olacak plak şirketi Treasure Isle’ın sahibi Duke Reid kolları sıvayarak yerli prodüksiyon işine girdi. Önceleri bu prodüksiyonları sadece kendi gecelerinde kendi sistemlerinden çalabilmek için plağa basıyorlardı ve bunlara Dubplate ya da Exclusive deniyordu. Bugün hala Dubplate ve Exclusive kavramları, sound system’ların farklarını ortaya koymak için peşinde koştukları, kullanımda olan kavramlardır.

Amerikan rhythm and blues tarzını taklit etmek için yola çıkıldı, ancak yavaş yavaş müziğe Karayip unsurlarının eklenmesiyle ska ortaya çıktı. Ska popülerlik kazandıkça Studio One, Treasure Isle başta olmak üzere ska parçaları yayımlayan yerel plak şirketleri ortaya çıktı. 1960’lar boyunca oldukça yaygın olan ska’nın biraz yavaşlatılmasıyla rocksteady, 1970’lere gelindiğinde iyice yavaşlatılarak da reggae türleri bulunmuştu.

1970’lerde Jamaika’daki politik durum başlı başına bir yazının konusu olabilir ancak yeri gelmişken Türkçeye de çevrilen Horace Campbell’ın Rasta ve Direniş adlı kitabını okumanızı önerebilirim. Kısaca söylemek gerekirse 1962 yılında 400 yıllık bir esaretten sonra bağımsızlığını kazanan Jamaika’da bir kimlik krizi vardı. 1930’lardan beri Jamaika’da var olan Rastafari hareketi de bu ortamda tamamen Jamaika’ya özgü bir din ve dünya görüşü olarak yavaşça popülerlik kazanmaya başladı ve özellikle yeni icat edilen reggae türünde, kendine bir yer buldu. Artık müzisyenlerin ve sound system’ların çoğu Rastafari hareketine mensuptu. Taze Jamaika devletindeki politik sorunlar, rüşvet, yolsuzluk, fakirlik, 400 yıllık esaret ve kölelik, şiddet vs gibi konular şarkıların odağında yer almaya başladı. Sound system’ların çoğu politikleşti ancak sound system tüm bu kötülüklere direnmenin yoluydu ve reggae şarkılarında hep rastladığımız umut, barış, kardeşlik mesajları, siyahilerin bilinçlenmesi, eğitim, ekonomik ve ruhani özgürlük, devlet baskısı, materyalizm karşıtlığı gibi rasta temaları, sound system’lardan yayılan müziğin gücü sayesinde hiçbir zaman eksik olmadı.

1960 ve 70’lerde Jamaika’dan İngiltere’ye yapılan toplu göçlerle sound system kültürü İngiltere’ye geldi. Bugün hala aktif bir şekilde çalışan ve sound system dünyası için efsane mertebesinde yer alan Jah Shaka gibi isimler 70’lerden itibaren ses sistemleri kurmaya başladılar. Jamaika’da yayımlanan bir 45’lik bir hafta sonra İngiltere’deki bir sound system’da çalınıp ortalığı yıkabiliyordu. 80’lerden itibaren, İngiltere de kendi üretimini yapmaya başladı ve Bristol reggae patlaması gibi durumlara şahit olundu. Yani birçok reggae grubunun yanı sıra Mad Professor, Dennis Bovell gibi prodüktörlerin ve kendi prodüksiyonlarını yapmaya başlayan Jah Shaka, Fatman gibi sound system’ların doğuşuyla İngiltere, reggae’nin birçok stilinde kendine has bir sound geliştirmeye başlamıştı.

Aynı şekilde Amerika’ya göç edenler ise Bronx’ta kurdukları ses sistemleriyle bu kültürü Amerika’ya taşıdılar. Böylece sound system kültürünün bir unsuru olan DJ’ing / toasting rap’in kapısını açtı. İngiltere’de ise sound system kültürünü punk’lar keşfetti ve ska punk doğdu. 80’lerin ortalarından itibaren Avrupa’da yayılan rave kültürünün temelinde de bu mobil disko yani sound system kavramı yatıyor. Sonrasında jungle, drum and bass, bugün dubstep gibi türler İngiltere’de sound system kavramının özümsenip farklı unsurlarla melezlenmesiyle oluştu diyebiliriz.

Bu arada şarkıların dub versiyonları eskiden beri sound system’ların en büyük silahlarındandı ve bir şarkının belki 2, 3 dub versiyonu üst üste çalınabiliyordu. Bu dub yaklaşımı ise copyright’ın önemsenmediği bir kültür yarattı ve özellikle remix kültürünün önünü açtı. Dub ile ses mühendisi/prodüktör artistik özgürlük kazanıyor ve o plak şirketinin ya da ses sisteminin kendine has sound’unu oluşturmasını sağlıyordu. King Tubby, Lee Scratch Perry, Prince Jammy gibi dahi prodüktörlerin miks anlayışı dub’ı yarattı ve hepsinin bir noktada bir sound system’ı oldu ya da bir sound system ile yakın bağlantısı oldu.

Bob Marley’nin rüzgarıyla reggae’nin en popüler olduğu 70’lerin sonu ve 80’lerin başında bile reggae’ye “mainstream” kanallardan ulaşmak zordu ve sound system’ların en büyük işi her zaman bu müziği kitlelere ulaştırmak, adeta bir radyo görevi görmekti. Dolayısıyla reggae / dub prodüktörleri de üretimlerini sound system’ların teknik özelliklerini göz önüne alarak yapmaya başladılar. Sonuçta bir reggae plağını en doğru dinleme mecrası ses sistemleri oldu. Bu nedenle genelde bir reggae plağını evde dinlemek ile özel tasarlanmış, çok güçlü bir ses sisteminde duymak arasında dağlar kadar fark vardır.

Türkiye’de de durum farklı değil. Eski ve yeni reggae / dub üretimlerine mainstream kanallardan ulaşamıyoruz. Evet YouTube’da artık büyük bir arşiv var ve birçok ender plağı bile orada bulabiliyoruz ve bu büyük bir nimet ama o şarkıyı gerçek bir sound system’da duymadıysanız etkisinin ancak küçük bir kısmını anlayabilirsiniz. Bu nedenle özellikle bu türü seviyorsanız artık dünyanın dört bir yanına yayılmış sound system kültürünün buradaki tek aktif temsilcisi Simba Roots Hi Fi’ın Dub Club Istanbul kapsamında, Atinalı konukları Irie Action ile, 20 Ekim Cumartesi Kadıköy Woodstock’ta Audioban katkılarıyla gerçekleştireceği dansı kaçırmayın.

Etkinlik sayfası: https://www.facebook.com/events/1921360728171274/

Beril Azizoğlu